jump to navigation

Küreselleşme ve Kent Haziran 8, 2007

Posted by iskenderkarakaya in Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi.
trackback

KÜRESELLEŞME VE KENT   

İskender Karakaya[1]

   Özet

Küreselleşme dalgasının kent üzerindeki etkisi yaklaşık yüzyıldır tartışılmaktadır. Kentler bu değişim dalgası karşısında kendilerini korumakta ve mevcut yapıları ile  sürece dahil olmaktadır. Kentlerin tarihi aslında ilkel dönemden, Antik Yunan’a, oradan Roma dönemine ve Orta Çağ Avrupa’sından sanayi toplumuna giden bir yol izlemiştir. Bu süreçte kentler yapılarını dönemin koşullarına göre uyarlamışlar ve revize etmişlerdir. Bu makalede bu süreç anlatılmak istenmiş tarihsel arka plan ile küreselleşmenin ne olduğu açıklanmaya çalışılmıştır.

  Giriş

Küreselleşme ve kent kavramları bir araya geldiğinde birincisinin ikincisini etkilediği müthiş bir ilişki anlaşılmaktadır.  Kentlerin, küreselleşme akımından etkilendiği bir gerçektir. Bu yazıda bu etkinin yüzyıllarca süren etkisi incelenmiş ve analizi yapılmaya çalışılmıştır. Küreselleşmenin kent üzerindeki somut ve soyut etkilerine de değinilmiştir. Kentlerin kentsel doku tahribatındaki etkilendiği unsurların başında da küreselleşme dalgası gelmektedir. Ancak, küreselleşme pozitif anlamda da kentleri “dünya kenti” konsepti ile dünyaya tanıtmaktadır. Bu öyle bir hal almıştır ki ulus devletlerdeki kentler, ülkelerden önce anılır hale gelmiştir. Kentlerin küreselleşme sürecinden nasıl etkilendiği aslında küreselleşmenin başarılı olup olamayacağı ile de yakından ilgilidir. Bunun sonucunu görmek için ise 21.yy’ da olacakları dikkatle takip etmek gerekmektedir.

Kentler 21.yy’ a dünya kenti kavramı ile girmektedir. Dünya kentleri ile birlikte kentler dünya ekonomisinde sanatında ve diğer alanlarında giderek artan yoğunlukta yer almaya başlamışlardır. Bu makalenin ana teması kentlerin yer aldıkları bu konum ve elde ettikleri avantajlar üzerine kurulmuştur. Kentler dünyadaki bu değişimin en sıcak ve en yoğun yaşandığı yerler olarak önümüzde durmaktadır.    

1.     Kavramsal Çerçeve

1.1.   Kent Nedir?

Öncelikle kavramların açıklanmasının daha yararlı olacağı düşüncesi ile bunların tanımlanması gerekmektedir. Küreselleşme olgusuna girmeden önce kentin tanımı yapılması gerekmektedir. Kent, tarımsal olmayan üretimin egemen olduğu, hem tarımsal hem tarım dışı üretimin dağıtım ve denetim işlevlerinin toplandığı, örgütleşme, bütünleşme, ayrı cinstenlik derecelerinin yüksek düzeyde bulunduğu yoğun bir nüfus odağıdır[2].  Max Weber ise kent kavramını ekonomik ve sosyal örgütlenme biçiminde ele alır.

Weber’in tanımında bir yerin kent olabilmesi için;

1.      Savunma amaçlı kalesi,

2.      Pazarı

3.      Mahkemesi ve Otonom yasaları

4.      Kısmi bir ekonomi ve özerkliği[3] olması gerekmektedir.

Karl Marx, kenti üretim araçları mülkiyeti temelinde tanımlamıştır. Bir diğer önemli düşünür, Emil Durkheim ise kenti, işbölümü ve dayanışmanın esas olduğu ve bunun sonucunda yapının meydana geldiği bir oluşum olarak resmetmiştir. Sorokin’in kent tanımı ise kümelenmiş gruplardan oluşan bir varlık biçiminde olmuştur. Luis Wirth’e göre  ise kent nüfus yoğunluğu ve istatistik değerlerden oluşan olguların toplamıdır.

Görüldüğü üzere kent tanımında önemli düşünürler farklı tanımlamalara ulaşmıştır. Bütün bunların dışında genel bir tanıma ulaşmak istersek Kent; sürekli toplumsal gelişme içerisinde bulunan ve toplumun yerleşme, gidiş-geliş, çalışma, dinlenme gibi ihtiyaçlarının karşılandığı, pek az kimsenin tarım kesiminde çalıştığı, köylere bakarak nüfus yönünden daha yoğun olan yerleşme biçimidir[4]

Bütün bunların ışığında kentin üç temel özelliği olduğu söylenebilir:

a)      Nüfus yoğunluğu

b)      Yerleşmenin büyüklüğü

c)      Heterojen yapıdır.

Bunun için önce kan bağı ve akrabalıklar kurulmuş, kabile, aşiret denen yapılar meydana gelmiş, köy, kasaba, site derken devlete doğru yol almıştır. Fakat bunlardan önce Kent’in tarihine değinmek gerekmektedir. Çünkü bu olmadan küreselleşme sürecini anlama olanağı yoktur.

1.1.1.    Kent’in Tarihi

Günümüzdeki egemen görüşe göre modern anlamdaki kent yapılarının temelleri Akdeniz – Mezopotamya havzasında atılmıştır. M.Ö. 3500 – 4000 yıllarında görülen bu oluşumlar, öncelikle coğrafi daha sonra ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçların ortaya çıkması ile oluşmuştur. Mezopotamya, Aşağı Amerika, Nil ve İndus vadileri ilk oluşumların görüldüğü yerlerdir.

Daha sonra Mısır ve Çin gelmektedir. İnsanlık kent yaşamına geçmesi ile düzensiz hayattan düzenli hayata geçiş yapmıştır. Bu dönemde kentler en önemli faktör politikadır. Kentlerin oluşumu sonucunda bunların bir araya gelmesi ile devlet denen aygıt bugünkü anlamı ile kurulmuştur.

Aslında kentin tarihçesinde antik dönem ilginçtir. Site yönetimi olarakta adlandırılabilir. Batılı kaynaklarda kentin ilk ortaya çıktığı yapıya “Polis” adı verilir. Polisler antik dönemin oluşumlarıdır. Bu dönem ele alınırken “Polis” kelimesi “Devlet” kelimesi ile aynı anlama gelecek şekilde düşünülmelidir.

Polisler siyasal ve sosyo-ekonomik olarak doğulu anlamda kentlerden ve devletlerden farklıdır. Polisler, Dor istilası sonucunda var olmak için bir araya gelen kentlerin oluşturdukları oluşumlardır. .Polisler demokratik dönüşümlerin yaşandığı ilk yapılardır. Doğu toplumlarındaki kent yapılarında maalesef bu özellik görülememektedir. Atina, Sparta ve Myken başlıca önemli Polis yapılarıdır. Ünlü düşünür Aristo kenti şöyle tanımlar[5]: “ Öncelikle bir başkası olmadan varolamayanlar birlik kurmalıdır. Bundan ortaya çıkacak ilk şey ailedir. Birçok ailenin birleşmesi ile ortaya çıkan yapı ise köy olmalıdır. Birçok köy kendine yetecek bir arazide birleştiğinde ise ortaya kent çıkar”

Köylerin kente dönüşmesinde temel dinamik paradır. Ticaret birleşmeyi zorunlu kılmıştır. Ortak olan pazarlar birleşerek kent denen yapının oluşmasındaki ekonomik faktörü meydana getirmiştir. Yunan kentleri bu anlamda kendi kendine yeten yapılar olmuşlardır. Dışarıdan gelen bir saldırıya karşı hemen birleşme eğilimi göstermişlerdir.

Yunan kent devletlerinde vatandaşların eşit olduğu ve doğrudan temsil ile yönetime katıldıkları yapılarda mevcut olmuştur. Demokrasinin ilk uygulamalarını bu topraklarda görmek mümkündür. Öyle ki sosyal, siyasi, askeri ve hukuki yapıların ilk oluşumları Yunan devletlerinde olmuştur.

Roma devletinde ise kent  tanımı hukuki olarak genişleyen bölgeyi ifade etmektedir. Eyaletlerin ve konfederasyonların oluşturduğu yapılar kent olarak adlandırılıyordu. Akdeniz ve Küçük Asya’daki(Anadolu)  birçok kent Roma döneminde birleşmiştir. Küreselleşmenin ilk uygulaması bilinen dünya içinde ilk kez Roma döneminde olmuştur.

Romalılar kentleri kurarken, hanlar, hamamlar, temel ihtiyaçları görecek kurumlar, tarımsal üretim alanları, ticaret merkezleri gibi yan unsurları da yaparak modern anlamda kentin ilk örneklerini de vermişlerdir. Roma bir kentler federasyonudur. Bu oluşum Roma’nın genişlemesi ve fetihleri sonucunda oluşmuştur. Bunun sonucunda bütün yollar Roma’ya çıkmaya başlamıştır. Roma, küreselleşmenin ilk uygulayıcısıdır desek yanlış olmaz.

Roma’nın yönetiminde zümreler ve köleler ayrı yapıları temsil etmişlerdir. Seçkinler tarafından oluşturulan “yurttaş” kimliği Roma’nın kent devletinde önemli bir yer tutar. Roma bir nevi yığınlar ile yöneticilerin zoraki oluşturduğu bir birlik olmuştur.

Kent’lerin Roma’nın yıkılması sonrası krize girmesi ve Orta Çağın başlarına kadar bu krizde kalması farklı çözüm arayışlarını da beraberinde getirmiştir.Bu dönemde Platon ve Aristo fikirleri ile toplumlara yön vermeye çalışmıştır. Fakat dinsel simgelerin başat rol oynayacağı Piskopos kentlerine kadar bu çabalar bir işe yaramamıştır. Çünkü kavimlerin yer değiştirmesi ve kentlerdeki savunma ihtiyaçları özgür, demokratik ve katılımcı kent yapılarında radikal değişimlere yol açmıştır. Artık kentler kendilerini savunmak için yüksek duvarlar ve surlar inşa etmekte, büyük ordular kurmakta ve giderek zümreleşen sınıfların egemenlikleri altına girmekteydi. Bunun sonucunda 3-4 yüzyıl buhranı denilen zaman dilimi yaşanmıştır.

Bu kriz döneminden sonra Piskopos kentleri sahneye çıkmıştır. Kent meclisleri temsil yetkilerini kaybettikçe bu görevi yapacak Piskopos kentleri oluşmuştur. Hıristiyanlık burada başat aktör durumuna geldi. Piskoposluk ve kentin sürekliliği adeta aynı anlama gelmeye başladı. Din’in bu derece kentlerde etkin olması dinsel sınıfı da güçlendirmiştir. Nüfus Hıristiyanlaşmış ve inanmayanların sayısı azalmaya başlamıştır. Papazlar toplumda saygın bir yere oturmuşlardır. Roma’nın çöküşü ile birlikte devletin bütün varlığı da kiliseye kalmıştır. Roma’nın çöküşü bir bakıma kilisenin doğuşudur. Yok olan tüccar ve sosyal sınıflar kiliseyi zayıflatmamış aksine gücün tek hakimi olmasını sağlamıştır.

Kilise’nin kentler ile gerektiği gibi ilgilenmediği ise açıktır. Kilise’nin tek derdi gücünü tekelleştirmek olmuştur. Bunun sonucunda kent meclisleri giderek ortadan kalkmıştır. Bunun sonucunda tarımsal yapının egemen olduğu büyük Piskopos kentleri oluşmuştur. Daha sonra bu durumum giderek feodalleşmeye başladı. Karolenjler ile birlikte “fieflerin” olduğu “Tac’a” karşı bağlılık yapıları oluşmuştur.

Orta Çağa geldiğimizde artık site ortadan kalkmıştır. “Komün” denen yapılar ortaya çıkmıştır. Birer sınıf yapıları olan komünler, ticari hayatın canlanması ile oluşmuş yapılardır. Ticaretin 10.yy’ dan itibaren canlanması ile yol kavşakları, limanlar, hanlar gibi istasyon yapılar gelişmeye başladı. Bunun sonucunda toplumlar mobilize olmaya başladılar. Bunun sonucunda yeni yerleşim yerleri kurulmuş yeni komün yapıları meydana gelmiştir. Bunların bir kısmı otonomiye bir kısmı da yarı-otonomiye sahip yapılar olmuşlardır. Halkın seçtiği organlar ile aristokrasinin gücü bu oluşumlarda karşı karşıya gelmiştir.

Başlangıçta bu kent yapıları, piskopos ve senyörlerin etki alanlarında kurulmalarına rağmen giderek burjuvalar yani ticaret ile uğraşan kent sakinleri ön plana çıkmaya başlamışlardır. Bu kentler zenginleştikçe burjuvalar ön plana çıkmaya başladılar. Fakat yine de hem burjuvaların oluşturduğu komün yapıları hem de kral ve senyörlerin oluşturduğu klasik yönetim yapıları zaman zaman uzlaşma yoluna giderecek çıkarlarını korumuşlardır.

Komünlerin iç yapısı gerçekten çeşitli farklılıklar arzetmiştir. Çünkü kent yapıları klasik orta çağ ilişkilerinden farklı olarak içeride özgürlüğün tadıldığı bir ortam doğurmuştur. Kent duvarları arasında kırsalın ilişkiler ortadan kalkmıştır. Özgürlük kentler ile yurttaşın doğal özelliği olmuş bir sınıfın ayrıcalığı olma özelliği elinden alınmıştır. Kent topraklarında bir yıl yaşayan bir köle özgürlüğüne kavuşmaktaydı. Kentli ile özgür insan sözcüğü, tüccarların elde etmesi ile başlayan bir akım ile bütün orta çağ Avrupa’sına yayılmıştır.

Orta Çağ kentlerinde derebeylik hakları da ortadan kaldırılmıştır. Çünkü artık kentlerdeki ilişkiler karmaşıklaştıkça ilke döneme ait derebeylik yasalarının yerini hukuk normları, mahkemeler ve yargılama gibi kurumlar almaya başlamıştır. Bu aynı zamanda eski dönemin tasfiyesi de olmuştur. Evlilik, veraset, haciz ve iş hukuku gibi kavramlarda normatif ilkeler benimsenme yoluna gidilmiştir.

Artık “kent barışı” sözü kentin içine giren herkes tarafından zoraki de olsa kabul edilen bir tabu haline gelmiştir. Soylular, tüccarlar, serfler ve köleler herkes bu kent barışının birer parçası haline gelmiştir. Çünkü oluşturulan yasalar gücünü herkese kabul ettirmekte ve herkes üzerinde yaptırım uygulamaktaydı.

Kentleri yöneten bir kurul vardı. Bu kurulda yargıçlar, kimi zaman orta sınıfın temsilcileri oluyordu. Bu kurul yetkisini komünden alıyordu. İlişkiler karmaşıklaştıkça siyaset, hukuk, ticaret, maliye ve kamu işleri görüşüldükçe hak giderek kuruldan dışlanmaya başlandı. Fakat kral ve senyörlerin yetkilerini kısıtlayacağını gören üst tabaka komün kurularının/meclislerinin işlevselliklerini azaltma yoluna gitmiştir. Bununla beraber Kıta Avrupa’sında yetkileri sınırlanmayan komün meclisi yok gibidir.

Kentlerin diğer bir sorunu da savunma ihtiyacı ve bunların giderleri ile ilgilidir. Çünkü kentlerin korunması için yüksek duvarlara ihtiyaç vardı. Dolayısı ile bunları yapacak işçilere ve mali finansmanda gerekiyordu.

Kent’in savunması için hesaplanan para halkın gelirlerinden alınan paylar ile sağlanıyordu. Bunu ödemek zorunluluktu. Ödemeyenler kente sokulmuyordu. Ayrıca komünlerdeki yönetim yetkisi belediye başkanı yada yönetici denilen her yıl seçilen yöneticiler ile sağlanmıştır. Dolayısı bu işlere bakanda bu kişilerdir.

Aslında kentlerde burjuvalar giderek önem kazanan bir pozisyona doğru gelmişlerdir. Bu durum bu sınıfta kenti özgür kılan bir zümre sahibi olma şeklini de beraberinde getirmiştir. Fakat kentlerde sınıf savaşı da başlamıştır. Loncalar ve işçilerin yanında bir de burjuvalar çıkarlarını korumak için bu savaşa dahil olmuştur. Burjuvalar bu mücadelede ayrıcalıklı yerini korumuştur.

Ortaçağın sonunun gelmesi 16.yy da modern devlet kurumlarının oluşmasına denk gelmiştir. Avrupa’daki kentlerdeki komün yapıları giderek merkezi devletlerin egemenliği altına girerek otonomilerini kaybetmişlerdir. Artık oluşan “sanayi kenti” kavramı ile ticaretin ve sanayinin merkezi kent yapıları ortaya çıkmaya başlamıştır. Mekan genişlemiştir. Kente göç başlamıştır. Gelir grupları iktisadi şartlarına göre kentin belirli bölgelerinde toplanmışlardır.

Sanayi toplumu ile standartlaşma, teknolojik gelişme ve elit tabakaların oluşması sağlanmıştır. Bundan sonra sanayi devrimi ile birlikte kent; sosyal anlamda kimlik kazanmış, organize yapıya bürünmüş ve kimliğini tescil ettirmiştir. Sanayi devrim ile birlikte gelen uzmanlaşma, işbölümü, üretim teknolojileri ve farklılaşmalar kent yapısında derin etkiler bırakmıştır.

Küreselleşme ise bu zaman diliminde anlam kazanmıştır. Şimdi küreselleşmenin anlamını ve küreselleşme sürecinde kent konusuna giriş yapalım.

  

1.2.    Küreselleşme

Küreselleşme tanımı yukarıda anlatılan kentin tarihi de göz önünde bulundurulduğunda son iki yüz yıldır toplumsal yaşamı doğrudan etkileyen bir kavram olmuştur. Küreselleşme sürecinde motor alan kentlerdir tanımı yanlış olmaz. Çünkü zihinsel ve mekansal olarak bu değişimin odak noktasında kentler ve kent yapıları vardır.

Küreselleşme; devletler arasında sınırları ortadan kaldıran, sermayenin dolaşımının ulusal sınırlar ile saptanmadığı, kültürel anlamda kimliklerin giderek eridiği ve farklılıkların azaldığı bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Küreselleşme teknolojik gelişim ve kapitalizmin vardığı maksimum noktada doğal bir sonuç olarak görülmektedir.

Ulusal yapıları aşan ilişkilerin ortaya çıkması kentlerin küreselleşme sürecindeki konumunu da değiştirmiştir. Artık dünyada bilgi ve sermaye akışına yön veren kentler ortaya çıkmıştır. Tokyo, Londra, Washington, İstanbul, New York vb. Bunun sonucunda günümüzde kentler güçlerini ülkelerden değil ülkeler güçlerini oluşturdukları güçlü kentlerden alma noktasına gelmiştir.

Bu nokta da sermayeyi kendisine çekebilen, üretim yapan ve bunu pazarlayabilen, kültür ve turizm anlamında çekiciliğini muhafaza edebilen ve bunu tanıtabilen “küresel kentler”  ortaya çıkmıştır. Küresel kentleri ortaya çıkaran faktörler sayıca fazlalık arzetmektedir. Örneğin; küresel ekonomik yeniden yapılanma, bazı ulus devletlerde ekonomik ve politik desantralizasyon, geleneksel bölgesel kalkınma politikalarının başarısızlığa uğraması ve küresel ekonomide kentler arasında artan rekabettir. Kentler küreselleşme sürecinde yeniden üretim ve bilgi teknolojisine geçiş noktasında önemle durmak zorundadır.

Küreselleşme sürecinde, siyasal, ekonomik, teknolojik ve yönetsel gibi birçok alanda dönüşümler yaşanmaktadır. Bu dönüşümler kentlerde tüm çıplaklığı ile gözlemlenebilmektedir. Kentler 21.yy da bu değişimlerin merkezi ve üssü konuma çoktan gelmiştir.

J. Friedman ve G.Wolf, küreselleşmenin kentler üzerindeki etkileri ve kentler arasındaki karşılaştırmalar konusunda bir dizi araştırma yapmışlardır. Projenin adı “Dünya Sistem Analizi” daha sonra Friedman “dünya şehri” kavramı ortaya atmıştır. Buna göre

Dünya kenti kavramı

1.      Farklı  piyasalar ve üretim faaliyetleri için kavşak noktaları

2.      Uluslar arası sermayenin toplandığı merkezler

3.      Global finans piyasalarının, ulaşım ve iletişim faaliyetlerinin yoğunlaştığı alanlar

4.      İç ve dış göç akımlarının başlıca hedefi olan merkezler

olarak tanımlanmıştır.

Friedman’ın tanımına göre ekonomik ve siyasal gelişime yön veren kentler dünya kentleridir.

Bununla beraber küreselleşmenin hızlanması ve etkisini yoğunlaştırması ile beraber bazı kentler yükselirken bazı kentlerin düşmeye başladığı görülmüştür. Dünya için vazgeçilmez olan mal, hizmet ve sermaye hareketleri konusunda avantajları olan bunlara yön veren, kontrol altında tutan kentler önem kazanmaya başlamıştır. Kentler bu akım ile beraber üretim merkezi olma işlevlerini ikinci plana atarak hizmet, iletişim ve haberleşme olanakları ön plana çıkmaya başlamıştır.

Öte yandan küreselleşme kentlere ekonomik, siyasal ve kültürel olarak yeni roller yüklemiştir. Çağımızda kentlerin rekabeti söz konusu olmuştur. Finans, bankacılık ve ticaret gibi alanlarda bazı kentler ön plana çıkmaya başlamıştır. Günümüzde uluslararası  sermayeye gereken hizmeti ve kolaylıkları sunan kentler Frieadman’ın da dediği gibi dünya kenti unvanını kazanmıştır.

Bunun dışında küreselleşme ve kent arasındaki ilişki başka bakış açılarını da gündeme getirmektedir. Kentlerin oluş biçimleri, fonksiyonları, görevleri ve yerleşik yapıları ile bunların dünya ekonomisinde nasıl yer alacakları sorunu gündeme gelmektedir. Kentlerin klasik sorunları olan altyapı eksikleri burada göze çarpmaktadır.Ayrıca göç, nüfus sorunu, kentsel planlama ve verimli kent  modelleri düşünceleri üzerinde önemle durulmaktadır. Çünkü kentler artık akışkanlığı sağlayacak durgun olmayan dinamik yapılar olarak düşünülmektedir.

Diğer yandan küreselleşmenin olumsuz bir yanı da kentsel doku üzerinde yapılan tahribatı etkilemesidir. Küreselleşme süreci ile yayılan sermaye hareketleri sonucunda kurulan fabrikalar ile beraber kentsel doku tahrip olmakta ve kentler bundan olumsuz etkilenmektedir.

Özellikle az gelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkeler tarafından sömürülüp eski fabrikalarının ve ağır sanayi tesislerinin bu bölgeye gönderilmesi sonucunda atıklar az gelişmiş ülkelerde boşaltılmaya başlanmıştır. Bu da çevre kirliliği ve kentsel doku bakımından olumsuz birer örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.

  

2.     Sonuç:

Küreselleşmenin kent üzerindeki etkilerinin tarihsel arka plan ile anlatılmaya çalışıldığı makalede detaylı analiz yapılmaya çalışılmıştır. Kentler sürekli gelişim gösteren yapılardır. İnsanlığın ve medeniyetlerin gelişim düzeyi paralelinde kentlerde kendi bakımlarından gelişme trendleri yakalamışlardır. Uygarlığın doğuşu ile kentlerin ortaya çıkışı arasında paralellik olduğu iddiası bu makalenin sonunda söylenebilecek bir iddia konumuna gelmiştir.

Öte yandan küreselleşme sürecinin taşıyıcısı, lokomotifleri de kentlerdir. Yerel birimler olan kentler önemli görevlerde yüklenmektedir. Friedman’ın tanımladığı “dünya kentleri” bu işlevsellikle ön sıraları işgal etmektedir. Bu kentler turizm, siyaset, ekonomi ve yönetim alanlarında çeşitli organizasyonlara ev sahibi yapmaktadırlar. Bu durum öylesine kanıksanmıştır ki, kentlerin adlarından çok hangi sektörlerde ön plana çıktığı bütün dünya tarafından bilinir olmuştur. “Frankfurt’ Sanayi Fuarı”, “Berlin Kitap Fuarı”, Milano’daki giyim ve tekstil üzerine olan fuarlar akla gelen örneklerdir.

Öte yandan teknolojideki gelişmeler büyük bir hızla ilerlemektedir. Siyasal ve ekonomik dönüşüm bütün unsurları ile hissedilmektedir. Dünya da artık ulusal sınırların önemi kalmamaktadır. Ulusal devletler, uluslararası yapılar giderek önemini kaybetmekte ve dünyanın “küresel köy” olarak yeniden oluşacağı ön görülmektedir.

Ancak bu dönüşüm yaparken “çok kültürlülük” kavramı da ön plana çıkarılmaya çalışılmaktadır. Yerel özellikler ve bunların ortaya çıkarılmasında kentlerin alacağı sorumluluklarda merak konusudur. Çünkü insanlar kentlerde yaşamaktadır. Kentlileşme hızla artarken bunlar arasındaki toplumsal huzur ve barışın sağlanması, sorunsuz ve kolay geçişin yapılmasında kentler büyük görevler almaktadır.

Bu süreçte bölgesel ve ekonomik örgütlerin yanı sıra, AB ve BM gibi büyük organizasyonlarda sorumluluklar almakta kentleri gerektiği konularda finanse etme yoluna gitmektedirler.

Aslında bu süreç bir bakıma ticari aksiyonları da ön plana çıkarmaktadır. Kapitalist anlayışa paralel olarak bu süreç pazar ekonomisi ve ticari çıkarlarını önemseyen ülkelerin işine gelmektedir.

Aslında küreselleşme dalgası ile birlikte ulus devlet ortadan kalkmaya başlamıştır. Çünkü ulus devlete olan ihtiyaç ortadan kalkmakta ve bu hareketlerin kontrol edilmesinde, sağlanmasında ve yönetilmesinde kentler ön plana çıkmaktadır. Küreselleşmenin bu dönüşüm hızını eğer doğru okuyabilirsek bir zaman sonra kürenin birer unsurları olacak ve sınırları ortadan kaldıracak olan bu değişim dalgası kentleri de baştan aşağı değiştireceğini görebiliriz.

Ancak ulus devlet ortadan kalkacaktır çıkarımı bu makalenin yazarı için fazla iddialı bir cümle olacaktır. Ulus devlet bir şekilde varlığını sürdürmeye devam edecektir. Etnisite, kimlik ve vatandaşlık bağları, hukuki yapısı ile ulus devlet yoluna devam edecektir. Fakat farklılıklar giderek azalmakta ve sınırlar giderek ortadan kalkmaktadır. Bunun doğal sonucu da küreselleşmenin nihai amacı olan küresel köye ulaşacağını söyleyebiliriz.

   KAYNAKÇA  

Pustu, Yusuf, “Küreselleşme Sürecinde Kent “Antik Siteden Dünya Kentine” ”, Danıştay Dergisi, Sayı 60

J.Scott, Alen, “Küreselleşme ve Kent Bölgelerin Yükselişi”, TMMOB Şehir Plancıları Odası Yayını, İstanbul Mart 2004

Ulu, Ali / Karakoç, İlknur, “Kentsel Değişimin Kent Kimliğine Etkisi”, TMMOB Şehir Plancıları Odası Yayını, İstanbul Mart 2004

Keleş, Ruşen, Kentleşme Politikası, İmge Yayınları, İstanbul 2001

Görmez, Kemal, “Büyük Kentlerde Kent Planlaması ve Bazı Sorunları”, Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, Şubat 2001

Demir, Cüneyt, “Kentsel Kimliği Geliştirme Sürecinde Mekansal Model Tasarımı ve Kent Plancılarının Rolü”, TMMOB Şehir Plancıları Odası Yayını, Mart 2006

Karakurt, Elif, “Kentsel Mekanı Düzenleme Önerileri, Modern Kent Planlama Anlayışı ve Postmodern Kent Planlama Anlayışı”, Erciyes Üniversitesi İ.İ.B.F., Ocak – Haziran 2006

Doğan, Bıçkı, “Kentleşme Sorunları ve Türkiye Özelinde Çözüm Önerileri”, İş Güç Dergisi Cilt:5, Sayı:2,

Karpuz, Hayri; Sert, Emre; Akgün, Gürkan; Kahraman, Tayfun, “Küreselleşme Sürecinde Değişen Kent Kavramı”, www.planlama.org, 22/05/2005Berber, Metin/Topal, Kadir; “Yeni Küresel Ekonomik Sistem ve Ulusal Kalkınmada Kentlerin Önemi”, Küreselleşme, Yerellik İnsan Yerleşimleri ve Yönetim Sempozyumu, 15 Mayıs 1996, İstanbul        


[1] Kocaeli Üniversitesi İdari ve İktisadi Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü Çift Anadal Programı Öğrencisi

[2][2] Kartal, S.Kemal, Ekonomik ve Sosyal Yönleriyle Türkiye’de Kentlileşme, Yurt Yayınları, Ankara: 1983, s.35.

[3] Pustu, Yusuf, “Küreselleşme Sürecinde Kent, “Antik Site’den Dünya Kentine”, Danıştay Dergisi, Sayı 60, S. 145

[4] TDK Kent Bilimi Sözlüğü, Ankara 1998

[5] Pustı, Yusuf, a.g.e. s.132

Yorumlar»

1. neslıhan - Ekim 22, 2008

ben muhyade emu unıversıtesınde kıbrısta ısletme ogrencısıyım. kuresel sıyaset dersını alıyorum. bana bu konuda yardımcı olurmusunuz. ama kuresel sıyasetle ılgılı kafamda bı cok soru var .bu ders cok agır bana gore dunya sorununu ıncelıyoz bu gunlerdekı ab de sorunu dahıl gundemımızde bu var yardımcı olabılırmısınız