Milliyetçilik Algılamaları ve Ulus Devlet Sorunu Şubat 13, 2007
Posted by iskenderkarakaya in Uluslararası İlişkiler.add a comment
MİLLİYETÇİLİK ALGILAMALARI VE ULUS DEVLET SORUNU
Türkiye’de son dönemde milliyetçilik üzerine tartışmalar giderek artmaktadır. Milliyetçiliğin kavramsal olarak ne olduğunun net olarak anlaşılamaması beraberinde bazı sorunlar getirmiştir. Ulus nedir?, Milliyetçilik nedir? Milliyetçilik tek boyutlu ve tek tip midir? Milliyetçiliğin çeşitleri nelerdir? Şeklindeki sorular insanların kafalarını karıştırmaktadır. Bu yazının devamında “ulus, milliyetçilik, milliyetçiliğin çeşitleri, ulus-devletin sorunları” gibi sorulara yanıt aranacaktır. 20.yy’da ki somut örnekler konuyu anlama da bize yardım edecektir. “Ulus” terimi Latince “natio”(doğmak) kelimesinden türemiş bir kavramdır . Ulus terimini ifade etmenin zorluğu onun hem “subjektif anlam” hem de “objektif anlam” içermesinden dolayıdır.
Objektif anlam olarak uluslar, kültürel varlıklardır. “Ortak geçmiş, aynı lisanı konuşmak, aynı dine sahip olmak” gibi öğeler ulusların kültürel varlığını tanımlar. Objektif anlam da “Ulus” algılaması ulusun somut ve nesnel özelliklerini anlamamıza da yardımcı olur.
Subjektif anlamda uluslar, üyelerin kendini bireysel bir şekilde o ulusa ait olarak tanımlaması ile mümkün olur. Birey, kendisini bir ulus üyesi olarak kabul eder. Bir anlamda siyasal özne olarak var olur. Subjektif anlamda tanımın en büyük getirisi kendisini “etnik gruptan”[1] farklılaştırmasıdır.
Ulus’un bu iki tanımı da doğrudur. Birbirini tamamlayıcı bir yapı içerir. Fakat milliyetçilik işin içine girdiğinde konu daha da karmaşıklaşır. Çünkü, milliyetçilik siyasal bir doktrindir. Milliyetçilik için iki önemli unsur vardır. Birincisi, kültürel olarak varolan ulusun sadakati, diğeri ise siyasal olarak vatandaşlık bağları ile toplumda yer almasıdır. Yukarıdaki tanımlamaların(objektif ve subjektif ulus) sonucunda kültürel ve siyasal olarak ulus kavramı ortaya çıkmaktadır.
Kültürel Olarak Ulus Kavramı
19.yy da Alman düşünürlerinin kavramlaştırması ile “kültürel topluluklar olarak ulus” tanımlaması yapılmıştır. Johann Gottfried Herder’in kültürel ulus bakışına göre “Ulus, içinde bulunduğu coğrafi özellikleri, iklimi, fiziksel coğrafyası ve ayırt edici gelenekleri sonucunda” var olmuştur. Ulus; kendisini tarihi mitlerde, şarkılarda ve efsanelerde kişileştirir. Bunun sonucunda “Volkgeiste(Halkın Ruhu)”[2] meydana gelir. Toplum bunun bir ürünüdür. Birey, ancak bu kimlik içinde var olur. Kültürel milliyetçilik bu ruh hali içinde doğmuştur.
Ernest Gellner ise milliyetçiliği “modern dünyadaki kapitalist ilerlemenin bir sonucu olarak toplum içerisindeki dinamizmi sürdürmek ve bağlılığı sağlamak için” oluştuğunu söylemiştir. Bu görüşte kültürel olarak tanımlanan ulus, bir süre sonra kapitalist ilerleme sonucunda milliyetçiliğe evrilmiştir.
Siyasal Olarak Ulus Kavramı
Siyasal olarak ulus kavramından anlaşılan ulus içindeki bireylerin “vatandaşlık bağı” ile birbirine bağlı bir insan grubu olarak ortaya çıkmasıdır. Bu fikrin babası Jean Jacques Rousseau’dur. 1789 Fransız Devrimi sonucunda Rousseau’nun fikirleri hayat bulmuş, Fransız halkı hükümdarın kulu olmaktan kurtulup “haklara ve özgürlüklere sahip vatandaşlar” olarak ortaya çıkmıştır.
Elbete, siyasal olarak ulus kavramı 19.yy.ın sonunda yönünü milliyetçiliğe doğru çevirmiş, bunun sonucunda “milletlerin milliyetçiliği değil milliyetçiliğin milletleri oluşturmasına” neden olmuştur. Bu değişim, beraberinde bölgesel farklılıkların azaltılmaya çalışıldığı ve tek tip ulus kavramının işlendiği hatta “ulusal marşlar, tek dil” gibi kavramların tartışıldığı bir süreç başlatmıştır.
Milliyetçiliğin Çeşitleri
Toplumda bilinen genel kanının aksine milliyetçilik tek boyutlu ve tek bir yapı içinde değildir. Çünkü, böyle olması milliyetçiliğin ruhuna aykırıdır. Bu açıdan, milliyetçilik kimilerine göre “ilerlemeci, bağımsızlık vaat eden” bir yapı da iken kimi algılamalara göre de “özgürleştirici, demokratik ve eşitlikçi” yapıdadır. Daha radikal görüşe sahipler içinse milliyetçilik “yayılmacı, otoriter, baskıcı ve solcu” davranış kalıpları da içerebilir.
Geride bıraktığımız yüzyılda milliyetçilik dört ana kategoride toplanmıştır: Liberal milliyetçilik, muhafazakar milliyetçilik, yayılmacı(revizyonist) milliyetçilik ve anti-koloniyal milliyetçilik.
Liberal Milliyetçilik
1789 Fransız İhtilali sonucunda ortaya çıkan milliyetçilik akımları genel olarak liberal milliyetçi karaktere sahiptir. 19.yy boyunca liberalizm ile milliyetçilik neredeyse aynı kavramlar gibi değerlendirilmiştir. Liberal milliyetçilik “self-determinasyon”[3] ilkesini önemle savunur. Bu grup milliyetçilere göre, “uluslararası arena devletler koleksiyonundan” meydana gelmiştir. Ulusların kimliklerine saygı önemlidir. Egemen ulus-devletler dünyasını oluşturmak ve sürdürmek ana hedeftir.
Fakat, Liberaller genel yapıları icabı, ulusalcılıktan çok uluslararası yapıya önem verirler. Bunun yanında ulus-devlet sisteminin sürekli olmasından korkmuşlardır. Çünkü, liberal milliyetçiler için birinci öncelik “özgürlüklerin önündeki engellerin” ortadan kaldırılmasıdır. Bunun sonucunda “aşırı romantik, rasyonel olmak ve hoşgörülü olmak” ile eleştirilirler. 1919 Paris Barış Konferansında ,ABD Başkanı Wilson’un savunduğu görüş bu çizgidedir.
Muhafazakar Milliyetçilik
Muhafazakar milliyetçilik, 19.yy sonlarında hayat bulmuştur. Muhafazakar milliyetçilere göre “self-determination” ilkesinden çok “yurtseverlik” ilkesi önemlidir. Bu grup milliyetçiler için ulus, “aynı yaşam tarzında yaşayan, benzer özellikler gösteren” bir topluluktur. Milliyetçilik , muhafazakarlar için gelenekselci bir anlayışla ele alınmıştır. Var olan kurumların, yapıların ve değerlerin korunması ilke edinmiştir. Muhafazakar milliyetçi anlayış “yerleşik yapılı uluslarda” hayat bulur ve “devrim ya da ulus inşası gibi revizyonist” karakterde kendini göstermez. “Göç ve ulus-üstücülük” en büyük düşmanlardır. Aslında, statükoyu tehdit eden her şeye cephe alma refleksi muhafazakar milliyetçilerde vardır. Muhafazakar milliyetçiler, yayılmacı milliyetçilik kadar olmasa da “içe dönük ve ayrılıkçı” karakter taşırlar. İngiltere’de Margaret Thatcher Hükümeti, ABD’de Başkan Bush, Fransa’da Sarkozy gibi liderler görüşlerini muhafazakar milliyetçiliğe dayandırmışlardır.
Yayılmacı Milliyetçilik
Milliyetçilik türlerinde arasında en radikal ve saldırgan olanı yayılmacı milliyetçiliktir. Liberal milliyetçiliğin tam zıttı bir karakter taşır. Yapısı itibari ile “statüko karşıtı” “revizyonist” bir karakterdedir. Avrupa’nın, Afrika’yı kolonileştirdiği 19.yy sonlarında büyük bir “jingoizm” ile hayat bulmuştur.[4] Birinci Dünya Savaşına bu atmosferle girilmiştir. Alman kültürel milliyetçiliğinin paralelinde birey, bu milliyetçilik türünde de “ulus için anlam” kazanmaktadır.
Yayılmacı milliyetçilik için “ben” ve “öteki” kavramları mevcuttur. Mutlaka yaratılan bir kötü, yenilmesi gereken bir düşman vardır. Müthiş bir “disiplin ve bağlılık” esastır. Demokratik değerlerin hiçbir anlamı yoktur. Diktatörlük en uygun yönetim biçimidir. Yayılmacı milliyetçiler “negatif bütünleşme” ile toplumun birleşmesini engelleyen tüm yapıları tasfiye ederler. “Karizmatik lider” tipi ile tüm ulusu birleştiren bir efsane yaratılır. “İç grup(dost)” ve “dış grup(düşman)” yaratılarak mücadele edilir. Bu milliyetçilik türünün örnekleri 1933-45 arasında Almanya’da Nasyonel-Sosyalist yönetimi, 1920-1943 arasında İtalya’da Musollini ile görülmüştür.
Anti-Koloniyal Milliyetçilik
İkinci Dünya Savaşı sonrası Afrika’da ki ulusların bağımsızlık mücadelesini kapsayan milliyetçilik türüdür. “Self-determination” ile düşünüldüğünde liberal milliyetçiler bu milliyetçiliğe olumlu yaklaşırlar. Fakat, “ulusal kurtuluş” teması ideolojik olarak liberallere dayandığı kadar ekonomik olarak “emperyalizmden kurtulma” fikrini de içerdiği için “Marksizm ve Leninizm” den destek almıştır. Milliyetçilik ve Sosyalizm temel de çatışmasına rağmen Afrika Toplumların da (Vietnam, Kamboçya, Cezayir, Libya, Zambia vs) milliyetçi sosyalizm fikri hayat bulmuştur. Bu milliyetçilik türünde, yayılmacı milliyetçilikte de kullanılan “karizmatik lider” tarafından sahiplenilen bir ulus ortaya çıkmıştır.
Sonuç:
Milliyetçiliğin bu türlerinin arasında Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını geride bırakan uluslararası toplum, yeni sorunlarla karşılaşmıştır. Avrupa’nın tüm güçleri ile yıkıldığı İkinci Dünya Savaşından sonra ulus-devlet yapısının uluslararası barışı ve güvenliği koruyamayacağı anlaşılmıştır. Bu nedenle ulus-üstü yapı tartışılmış ve hayata geçirilmiştir.
Bunun akabinde ulus-devlet çeşitli tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. Milliyetçiliğin yukarıda hiçbir şeklinin önemini kaybetmemesine rağmen ulus devlet için başlıca sorun alanları belirmiştir.
Öncelikle Uluslararası güvenliği sağlamak için ulus-devlet yetersiz kalmıştır. Güç kullanması yetkisi kendi alanı ile sınırlandığından ulus-devlet yetersiz görülmüş ve yeni düzenlemelere gidilmiştir.
İkinci olarak ekonomik hareketlerin ulus-devletler tarafından kontrol edilememesi de ulus-devletin prestijini sarsmıştır. Çok hızlı değişen sermaye hareketlerini kontrol eden mekanizma ulus devlet içinde var olamamıştır. Ayrıca çevre felaketleri ve uluslararası kurallara olan ihtiyaç da ulus-devlet yapısını zayıflatmıştır.
Sonuç olarak milliyetçiliğin farklı formlarının ortaya çıkardığı ulus devlet modeli giderek tahrip olmaktadır. Uluslar içinde milliyetçilik hareketleri şekil ve içerik değiştirerek devam etmektedir. Buradan hareketle “milliyetçiliğin hiçbir formunun yok olmayacağını” söyleyebiliriz. Ancak milliyetçiliğin doğurduğu ulus-devlet modeli için aynı öngörüde bulunmak çok zordur. 21.yy.ın ilk yarısı bize bunun cevabını verecektir.
İskender Karakaya
Uluslararası İlişkiler 4.Sınıf
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Çift Anadal 4.sınıf
[1] Etnik Grup; tipik olarak ortak bir geçmiş fikriyle bağlantılı olan ortak bir kültürel ve tarihsel kimliği paylaşan
[2] Halkın Ruhu, bir halkın kültüründe ve özellikle lisanında ifadesini bulan organik kimliği
[3] Self-Determinasyon; kendi kaderini tayin ilkesidir. Hem ulusal bağımsızlık hem de demokratik yönetimi ister.
[4] Askeri yayılma ve emperyal ele geçirme ile uyarılan kamusal heyacan ve kutlama havası