ABD’nin Küreselleşme ve İşbirliğine Yaklaşımı: Bill Clinton(1993-2000) ve
George W. Bush(2000-2008) Dönemleri
Özet
Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile birlikte dünya yeni bir döneme girmiştir. Bu yeni dönemin baş aktörü olan ABD’nin küreselleşme ve işbirliğine olan yaklaşımı Soğuk Savaş döneminden farklılıklar arzetmektedir. Bu makalede 1990’ların başlaması ile birlikte ABD’nin değişen politikası incelenmektedir. “Soğuk Savaş”’söyleminin yerini “Yeni Dünya Düzeni”nin aldığı bu zaman dilimi George Bush, Bill Clinton ve George W. Bush dönemleri göz önüne alınarak analiz edilmiştir.
Abstract
With the end of the Cold War, the world entered the new term. USA as a dominant actor of this post-cold war period has many differences than before. In this article, with beginning of 1990’s USA’s changing policy has been examined. This part of period that Cold War has been replaced into a “New World Order”, is being analyzed with looking through the terms of George Bush, Bill Clinton and George W. Bush.
Giriş
Küreselleşme tanımı ekonomiden, siyasete, kültürden, teknolojiye kadar her alandaki değişimi açıklayan bir kavram olarak günümüzde kullanılmaktadır. 1990’ların başlaması ve dünyayı ikiye bölen Soğuk Savaşın sona ermesi bu kavram üzerinde yeni tartışma alanları/soruları doğmuş, farklı algılamalar meydana gelmesine neden olmuştur.
Bu makalede 1990’lar ile birlikte ABD dış politikasında küreselleşme ve işbirliğine bakışın nasıl geliştiği/değiştiği açıklanmaya çalışılacaktır. Bill Clinton ve George W. Bush dönemleri bu kavramların en canlı tartışıldığı dönem olmuştur. Bu iki dönemin analizi yapılarak ABD’nin son 15 yılda bu kavramlara nasıl baktığı açıklanmaya çalışılacaktır.
Soğuk Savaş sonrası ABD politikalarına geçmeden önce ABD’nin 1990’lara nasıl girdiğini açıklamak yerinde olacaktır. Bu süreç bize ABD politikalarının karşılaştırmalı analizini yapmada yardımcı olacaktır.
Soğuk Savaşın Sona Ermesi ve George Bush Döneminin Mirası
Soğuk Savaşın bitmesi dünya yeni bir döneme girmiştir. Waltz’ın belirttiği gibi “Her savaş sonunda bir takım galipler ve mağluplar” ortaya çıkmaktadır.(WALTZ, 1979:8.9) ABD Soğuk Savaşı kazanmıştır. Ancak dünya belirsiz bir ortama doğru sürüklenmektedir. Bu ortamda ABD tarafından 1991’de ilan edilen, “Yeni Dünya Düzeni” olarak adlandırılan “Ulusal Güvenlik Strateji” belgesinde ABD’nin içinde bulunduğu belirsizlik ortamı ve kendine olan aşırı güveni görülmektedir.(WHİTE HOUSE, 1991:1-4) Bush, Kongre’de 1992’de yaptığı konuşmada “Yeni Dünya Düzeni” görüşünü şöyle açıklamaktadır: “Daha önce silahlı iki kutba bölünmüş olan dünyada artık tek ve üstün bir güç vardır: ABD. Dünya bunu hiçbir korku duymadan kabul ediyor. Çünkü gücümüze inanıyor. Bu konuda adil olacağımızı, kendimizi dizginleyeceğimize inanıyorlar. Doğru olan neyde onu yapacağımız konusunda bize inanıyorlar.”(BOSTANOĞLU, 1999:S.305)
Dünyanın yeni güç merkezi yapısının tek kutup/çift kutup olacağı konusunda tartışmalar sürerken, “Yeni Dünya Düzeni” tartışmaları da o dönemde yapılmaya devam etmiştir. ABD’nin karar alıcılarına göre Yeni Dünya Düzeni ABD’nin önüne yeni fırsatlar sunmaktaydı: “Yeni dönem için güvenlik stratejilerini biçimlendirmek, bugün varlığını sürdüren olağanüstü eğilimlerin tahlil edilmesini gerektirmektedir. Neyin değiştiğini ve neyin değişmediğini açıkça görmeliyiz. Tarihin önümüze serdiği fırsatları ciddi biçimde değerlendirmeli ve devam eden tehlikeleri de göz ardı etmemeliyiz.”(WHİTE HOUSE, 1991)
Öte yandan, 1992 stratejisinde ise oluşacak yeni düzende askeri alanda da bazı değişimlerin olacağını burada NATO’nun dönüşümü ve yeniden yapılanması önem kazanmıştır. Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla konvansiyonel alanda silahsızlanmaya gidilirken yeni “düşmanların” ABD çıkarlarına zarar vereceği ön görülmekteydi.(ERHAN, 2001:82)
1991 Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde ABD’nin özgür ve bağımsız bir ülke olacağını söylerken önceliklerini askeri, ekonomik, siyasal ve diğer alanlar olmak üzere dört ana bölümde toplamıştır. Askeri açıdan; “ABD ve müttefiklerinin güvenliğini tehdit edecek her türlü saldırıyı caydırmak, denetlenebilir silahların kontrollü anlaşmaları ile istikrarı sağlamak, kitle imha silahlarının düşmanların eline geçmesini önlemek” gibi hedefler belirlenmiştir. Ekonomik açıdan; “güçlü, müreffeh bir ülke olmak için ulusal ekonomiyi güçlendirmek, uluslararası pazarlara, enerji-maden kaynaklarına, okyanuslara ve uzaya açılmayı güvence altına almak, serbest ticarete dayanan, açık ve genişleyen uluslararası ekonomiyi teşvik etmek” amaçlanmıştır. Siyasal açıdan ise “SSCB’deki demokratik hareketleri desteklemek, demokratik değerlere ve bireysel haklara destek vermek, Batı Avrupa’nın bütünleşmesine destek vermek, NATO’nun dönüşümüne destek vermek, insan hakları ve bölgesel ihtilafların çözümünde etkin olmak” amaçlanmıştır. Diğer alanlar ise uluslararası terörizmle mücadele, kaçakçılıkla ve uyuşturucu ile mücadele vb amaçlar hedeflenmiştir.(ERHAN, 2001;83-84)
“Küresel istikrar” ve “karşılıklı bağımlılık” gibi kavramların kullanıldığı Wilsoncu bir idealizmin reel-politik ve pragmatizm ile birleştiği I. Irak Harekatı ABD’nin yeni on yılda karşılaştığı ilk sorun alanı/problemi olmuştur. Kuveyt’i işgal eden Saddam’ın güçlerinin uluslararası koalisyonla ve BM Güvenlik Konseyi kararları ile geri püskürtülmesi ABD’nin oluşacak yeni dünya düzeninde uluslararası toplumun jandarması olacağını gösteren bir adımdır.
ABD’nin Bush döneminde Clinton’a bıraktığı miras ise Soğuk Savaş sonrası ABD’nin alacağı tutumun netleşmesi, kendi gücünü ve yeteneklerinin farkına varma sorunu, küreselleşme ve işbirliği gibi kavramlara nasıl bakacağı, tek süper güç olma psikolojisinin altını nasıl dolduracağı sorunsalı olmuştur. Bill Clinton bu hava içerisinde 1993’te ABD’nin yeni başkanı olmuştur.
Bill Clinton Dönemi ABD Dış Politikası: Demokratik Açılımlar ve Küresel İşbirliği
Soğuk Savaş sonrası dönemde Bill Clinton 1993 yılında ABD’nin başkanı oldu. Bu dönemde “demokrasilerin genişletilmesi” söylemi ABD dış politikasına hakim olmuştur.(KORKMAZ, 2006:106)
Bu dönemde küreselleşmenin de ABD için itici güçlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Bir görüşe göre küreselleşme: “iktisadi, sosyal, siyasal bütün somut yapıların giderek birbirilerine eklemlendiği, siyasal sınırları kaldıran, serbest piyasa ve demokrasinin yaygınlaştığı dinamik bir süreç” olarak tanımlanmıştır. (ENGİN, 2001:186)
Bu dönemde küreselleşmenin yanında dış politika uygulamalarında “soft power(yumuşak güç)” ve “hard power(sert güç)” ayrımına gidilmiştir. Yumuşak güç kavramına göre “bir ülke dış politikasındaki amaçlarını ekonomik, kültürel, siyasal baskı araçlarını askeri güç kullanmadan diğer devletlere dayatabilir”. “Sert güç” kavramına göre ise ekonomik güç üzerinde yükselen askeri gücün siyasal gücü de sağlaması ile, askeri önlemler öncelikli dış politika araçları olmuştur.(ARI, 2000:206)
Clinton’un ABD’nin eski başkanlarından Woodrow Wilson’un liberal evrensellik ilkesi çerçevesinde gelişen ABD’nin liberal demokrasi ilkelerini bütün dünyaya yayacak bir politika benimsenmiştir. Başkan’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı E. Leyk’in de belirttiği gibi “Woodrow Wilson’un izinden giden ABD Başkanları ister Demokrat ister Cumhuriyetçi olsun demokrasiyi, pazar ekonomisini genişletmek ABD’nin ulusal çıkarlarını korumaktadır. Çünkü bu değerler Amerikan’ın savunduğu değerleri yansıtmaktadır.”(KISSİNGER, 2002: 181-182)
1996 yılında yayınlanan Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi(WHİTE HOUSE, 1996) 1991’de belirlenen hedeflere ulaşılmakta olduğunu ve daha önce belirlenen güvenlik önceliklerinden bir değişiklik olmadığı ortaya kondu.(ERHAN, 2001:84) Buna göre ABD’nin hedefleri üç temel noktada toplanıyordu. Birincisi; savaşmaya ve ülke dışına gönderilmeye her an hazır silahlı kuvvetle güvenliği sağlamak, ikincisi ABD’nin iktisadi canlanmasını hızlandırmak, üçüncüsü ise ülke dışında demokrasiyi teşvik etmek idi.
İşbirliği çerçevesinde bakıldığında bu dönemde ABD’nin Orta Doğu Barış sürecinde etkin şekilde yer aldığı görülmektedir. İsrail-Filistin arasındaki barış görüşmeleri süreci, Balkanlarda Dayton Anlaşması görüşmeleri, NATO’daki dönüşümün çerçevesinde Eski Doğu Bloku ilkeleri ile yapılan “Barış için Ortaklık” girişimleri olmuştur.
Küreselleşme ve işbirliği çabalarının arttırıldığı bu dönemde ABD’nin dünya ölçeğindeki çabaları etkili olmuştur. ABD’nin bütün dünyada refah ve güvenliği artırmak için GATT Uruguay turlarının tamamlanmasına çalışılmıştır. Bu çabaların sonunda Dünya Ticaret Örgütünün kurulması sağlanmıştır. AB’nin kurumsallaşması çabaların destek verilmiş, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliğinin(APEC) oluşturulmasında çaba sarf edilmiştir.
Üçüncü hedef olan demokrasinin gelişmesi konusunda ABD’nin çabaları, eski SSCB ülkelerinin serbest Pazar, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi değerlere uyumunu sağlamak yönünde olmuştur. Ayrıca bütün dünyada süren insan hakları ihlalleri hakkında raporlar yayınlanmış, bunların sona ermesi konusunda yardımlarda bulunulmuştur.
Ancak 1997 yılı geldiğinde ikinci kez başkan seçilen Clinton için en zor seçim, dış politik kararların seçimi çerçevesinde olmaktadır. ABD bu dönemde artık stratejisini uygularken “seçici” davranacağını açıkça ilan etmişti. Burada “yumuşak güç” unsurlarının “sert güç” unsurlarına oranla öncelikli kullanılacağı ilan edilmiştir. ABD uluslararası topluma işbirliği ve ortak hareket çağrısı yaparken gerektiği zaman tek başına hareket edileceğini de söylemekten çekinmemektedir.(WHİTE HOUSE, 1996)
Clinton’un Politikası ikinci döneminde(1997-2000) dış politika temel olarak dört ana temel üzerine inşa edilmiştir. Birincisi hükümet güvenlik yarışını bastırmaya ve Avrupa, Doğu Asya ve Orta Doğu’da önemli bir savaş riskini bastırmak için uğraşacaktı. İkinci olarak düşük düzeyli tehditleri azaltmak için çaba sarf edilmeliydi. Üçüncüsü Amerikan ekonomisinin başarısı için önemli bir bileşen olarak görülen açık ve görülen dünya ekonomisinin gelişmesi için çalışılacaktı. Son olarak, insan hakları ihlallerinin önüne geçilmesi amaçlanarak demokrasinin gelişmesi teşvik edilecekti.(KISSINGER 2002:231)
Güvenlik Tehdidin Dönüşümü Sorunu
1997 yılında “Yeni bir Yüzyıl İçin Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi” yayınlandı. Buna göre küreselleşme dönemindeki tehditler tanımlanmaktaydı. Bazı devletlerin ABD’nin hayati çıkarlarına darbe vuracak “Bölgesel ya da Devlet Merkezli Tehditler” üretme kapasitesinde olabileceği belirtilmekteydi. Bu ülkelerin kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlara ulaşma kapasitesi olduğuna dikkat çekilmiş bu girişimlerin bölgesel istikrarsızlıklara neden olabileceği belirtilmiştir. Terörizm, uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı, örgütlü suçlar, yasa dışı göç ve çevresel sorunlar, “Ulus-ötesi Tehditler” başlığı altında sıralanmıştır.(ERHAN, 2001:85)
1997’de tehditler sıralanırken bunların uluslararası nitelikte olmasına dikkat çekilmiş hiçbir devletin bununla tek başına mücadele etmesinin mümkün olmadığı belirtilerek küresel işbirliğinden söz edilmiştir.
Bu noktada ABD’nin uluslararası örgütleri algılama sorusu da önem kazanmaktadır. ABD için bu dönemde uluslararası örgütler, uluslararası ortamı şekillendirmede ilk yöntem olmuştur. Diplomasi aygıtı, ilk savunma hattını oluşturmaktaydı. İkinci aşama ise ABD yardımlarının(ekonomik, siyasal vb) ulaştırılmasından oluşuyordu. Askeri seçenek ise son aşamada gündeme gelmekteydi. Bu bakımdan Clinton dönemi için uluslararası örgütlerin nasıl algılandığı sorusu uluslararası örgütlerin “öncelikli tercih” olarak adlandırabileceğimiz bir kullanım biçimini içermekteydi.(WALT, 2000:10-15)
1998 yılında “Yeni Bir Yüzyıl İçin Ulusal Güvenlik Stratejisi(WHİTE HOUSE, 1998) yayınlandı. Buna göre temel olarak üç kategoride toplanan “ABD çıkarları” tanımlandı.(WHİTE HOUSE, 1999:5-6) Birinci kategori “Yaşamsal Çıkarlar” başlığını taşıyordu. Bu çıkar algılaması doğrudan doğruya ABD’ye yönelik tehditleri içermekteydi. ABD şirketlerinin uluslararası pazarlardaki durumu da buna dahildi. ABD’nin müttefiklerinin güvenliği, iktisadi çıkarları, alt-yapıya yönelik tehditler tek taraflı kuvvet kullanmakta dahil olmak üzere bertaraf edilecekti. İkinci kategoride “Önemli Ulusal Çıkarlar” açıklanmaktaydı. Haiti, Somali, Bosna, gibi ABD’nin Soğuk Savaş sonrası müdahale ettiği yerleri kapsayan bu görüşe göre ABD ya müttefikleri ya da tek başına “seçici” bir şekilde müdahale edecekti. Üçüncü kategori ise “İnsani ve Diğer Çıkarlar” başlığını taşıyordu. Doğal afetler, insan hakları ihlalleri, demokratikleşmenin desteklenmesi, ordunun sivil denetiminin sağlanması ve sürdürülebilir kalkınma amaçları ile ABD başka ülkelere müdahale edebilecekti.(ERHAN, 2001:86)
Küresel Sorunlar ve Küresel Tehditler
1999 yılında yayınlanan “Yeni Bir Yüzyıl İçin Ulusal Güvenlik Stratejisi” küreselleşme ve küresel sorunlar, bunların önlenmesi konusunda ABD için bir milat olmuştur. ABD artık bütün stratejisini küreselleşme üzerine dayandırmıştır.(WHİTE HOUSE, 1999:1) Küreselleşmenin neden bu kadar önemli olduğu, ABD’nin değerlerinin ne olduğu, ekonomik, iktisadi, siyasal ve kültürel anlamının ne olduğu açıklanmıştır. Belgeye göre küreselleşme getirdiği demokratik yönetim, serbest pazar ilkesi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları ilkeleri ile ABD’nin çıkarlarına hizmet eden bir düzeni savunmaktadır. Soğuk savaş bitmiştir ve birçok eski düşman(SSCB coğrafyası) ABD ile ortak işbirliği halindedir. Bu yeni fırsatlar ve imkanlar ABD için kullanılması gereken politik araçlardı.(ERHAN, 2001:87)
Belgeye göre, dünyanın birçok yerinde etnik sorunlar, bölgesel mücadeleler olmaktadır. Kitle imha silahları, uyuşturucu kaçakçılığı, yasa dışı göç sorunları sadece ABD’nin değil bütün devletlerin ortak sorunudur.
Öte yandan belgede yer verilen diğer bir konu ise “ulusal füze savunması” konusu ile ilgilidir. ABD, dünyada “serseri devletler” tabirini Irak, İran ve Kuzey Kore için kullanmıştır. Dolayısı ile bunlardan ABD’ye gelebilecek kıtalararası füze saldırısına karşı önlem alınması gerekmektedir. Soğuk Savaş sırasında yapılan anlaşmalardan çekilmesi de gündeme gelmektedir.(WHİTE HOUSE, 1999:16; ERHAN, 2001:87)
Bunun küresel ısınma, AIDS, Hepatic C, Ebola gibi insanlığı tehdit eden sağlık, sosyo-kültürel ve biyolojik tehlikelere de Clinton döneminde yer verilmiştir. Çevresel tehditler, salgın hastalıklar, iklim değişiklikleri, erozyonla mücadele, sanayileşmenin getirdiği kanser vb. hastalıklar bu dönemde ABD’nin çözüm aradığı sorunlardır. Ayrıca küresel ekonominin istikrarsızlığa girmesi durumunda bunun bir domino taşı etkisi yaparak dünya ekonomisini de etkileyeceği belirtilmektedir. Bu istikrarsızlık eninde sonunda ABD’yi vuracaktır. ABD’nin bunu önlemesi için gereken önlemleri almalıdır.
ABD’nin Ekonomik ve Askeri Çıkarları
Küreselleşmenin tanımlayıcısı ve savunucusu ABD, 1990’lar boyunca ABD ulusunun çıkarlarını korumak için gerek askeri gerekse de ekonomik olarak savunma mekanizmaları kurmuş bunları işletmiştir.
Soğuk Savaş sonrası temel mücadele alanı “Amerikan temel değerlerinin korunması” üzerine olmuştur. Clinton “serseri devletler” denen ülkelerden gelecek tehditleri aynı zamanda ABD’nin temel değerlerine yönelik tehdit olarak algılamaktaydı Bu ABD’nin küresel ve ekonomik çıkarlarına zarar verebilirdi..(ERHAN, 2001;88)
Askeri anlamda ABD genellikle BM ile işbirliği yapmış, BM Barış Gücü Operasyonlarında yer almıştır. 1991 Irak, 1992 Somali, 1993-95 Bosna, 1996 Zaire ve Ruanda konularında BM ile işbirliği içerisinde olmuştur. 1996 Liberya, 1997 Arnavutluk, 1997 Kongo ve Gabon, 1998 Haiti’de ABD askerleri operasyonlara katılmıştır.
Öte yandan askeri uluslararası örgütler yeni düzene uyum sağlamak için yeniden yapılandırılmıştır. NATO’nun 1991 Zirvesi ile “Yeni Stratejik Konsepti” kabul edildi. NATO artık sadece savunma örgütünden öte bir biçim alarak, üyelerinin çıkarlarını ilgilendiren konularda dahil olmak üzere eşgüdümü sağlayan, Atlantik ötesi bir forum oluşturma ve caydırma konularında kararlar alınmıştır.(ERHAN, 2001;89)
1999’da alınan karar göre NATO artık üyelerini doğrudan saldırıya karşı değil, etnik, dinsel rekabet, bölgesel uyuşmazlıklar, insan hakları ihlalleri, kitle imha silahları ve uluslararası terörizm ve örgütlü suçlar gibi konularda da koruyacaktı. Ayrıca NATO-AB ilişkilerinin gelişmesi için AGSK’ya da vurgu yapılmıştır.
Ekonomik anlamda ise ABD’nin serseri devletlere ya da ABD çıkarlarına uymayan devletlere karşı yaptırım uygulaması söz konusu olmuştur. Bunun yanında küreselleşmeye uyum sağlayamayan devletlere karşı yardımlar ve krediler söz konusu olmuştur. Salgın hastalıklar, fakirlik, açlık, örgütlü suçlar tarafından tehdit edilen ülkelere karşı ulusal yardım yapmak ABD’nin “ulusal çıkarlar” olarak gördüğü bir durum olmuştur.(ERHAN, 2001:90)
ABD “mali eşgüdümü sağlama” ve “açık ticaret sistemini teşvik etmek” gibi refah ve kalkınma içeren ekonomi politikaları da uygulamıştır. Mali eşgüdümün anlamı özel sermayenin rahat hareket ettiği, küresel istikrarın sağlandığı, uluslararası mali kurum ve piyasaları güçlendirmek amaç olmuştur. Açık ticaret sistemini teşvik etmek ise uluslararası ticaretin önündeki engellerin kaldırılması ve bunları gerçekleştirmek için ABD’nin kullandığı ekonomik kurumlar ise İMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, OECD ve APEC gibi kurumlar olmuştur. (ERHAN, 2001:91)
George W. Bush Dönemi Dış Politika: Amerikan İstisnacılığı
2000 yılında dünyada belirsizliğin hakim olduğu bir dönemde George W. Bush ABD Başkanı olmuştur. Bu dönemden itibaren ABD dış politikasında Clinton döneminden farklı olarak “realist” bir bakış açısının hakim olduğunu söyleyebiliriz. Bu bakımdan Bush’un politikası devrimci bir nitelik arz etmektedir.(LEFFLER, 2004:10)
ABD’nin bu dönemde geleneksel ve dini Amerikan değerleri üzerinde durulmaya başlandı. ABD’nin dış politikada yeni bir ivme yakalama arzusu “Amerikan İstisnacılığı” adı verilen bir milliyetçilik politikasının uygulanmasının yolunu açtı. ABD’nin Neo-Con(yeni muhafazakar) olarak nitelendirilen şahin kanadı bu politikanın savunuculuğuna soyunmuştur.
Amerikan istisnacılığı dört bakımdan öne çıkmaktadır. Birincisi ABD ile Avrupa’da olan egemenlik kavramı farklı kavramlardır. ABD’nin temel sorunu özgürlük misyonu görevini başkaları ile paylaşmasının imkansızlığıdır. İkinci nokta ABD dış politikasının meşruiyetinin ulusal onaya bağlı olmasıdır. Üçüncü nokta ise özgürlüğü yaymak ABD misyonu ise diğer uluslara ABD değerlerinin götürülmesi sorunudur. Dördüncü nokta ise ABD için çok taraflılık geleneğinin kuvvetli olmadığı varsayımıdır.(KORKMAZ, 2006:122)
11 Eylül 2001: İkiz Kulelere Saldırı ve Bush Doktrini
11 Eylül 2001 günü New York’ta bulunan Dünya Ticaret Merkezine uçakla yapılan terörist saldırı ABD’nin 21.yy politikaları açısından dönüm noktasını oluşturmaktadır. Bu saldırının ardından yaklaşık bir yıl sonra ilan edilen Bush Doktrini, ABD için yeni düşmanını ve yeni küresel düzeni tanımlıyordu. ABD için yeni düşman “terörizme karşı savaş” idi. Bunun çözümü için “sert güç” unsuru ön plana çıkıyordu.
Medeniyetler Çatışması ve Tarihin Sonu tezleri ile Soğuk Savaş sonrası döneme giren ABD, 11 Eylül sonrası “uluslararası terörizm”, “şer ekseni(Kuzey Kore, İran ve Irak)” gibi yeni düşman tanımlamaları ile ABD’nin yeni dönemde uygulayacağı politikaları uygulamaya koymuştur.
ABD’nin 2002’de Bush Doktrini ile ifade edilen politikalar 1997’de kurulan Project for New American Century(PNAC) ekibi tarafından başlatılan yeni-muhafazakar bir anlayış içerisinde daha önce dile getirilmişti. Bu projeye imza atan kişiler ABD’nin tartışılmaz boyutlara ulaşan ulusal gücünün artık başka güç tarafından sınırlandırılmasının mümkün olmadığını dolayısı ile liberal ve realist görüşlerin anlamsız kaldığını söylemekteydi.(ERHAN, 2006:12)
20 Eylül 2002’de açıklanan “ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi(UGS)” 9 bölümden oluşmaktaydı. UGS giriş bölümünde üç görev ön planda yer almaktadır. Buna göre:
1. Barışı savunmak için teröristler ve diktatörlerle savaşmak
2. Barışı korumak için büyük güçler ile iyi ilişkiler kurmak
3. Barışı yaymak için özgür ve açık toplumları her kıtada teşvik etmek(GADDIS, 2002:54-61)
Bush Döneminde altı çizilmesi gereken en önemli hususlardan birisi artık rızaya dayalı “hegemon güç” perspektifinden vazgeçilerek “mutlak egemenliğin” kabul ettirilmesine dayanan yeni stratejik konsepte geçilmiştir.(ERHAN, 2006:11)
2002 belgesine göre, ABD’nin uluslararasıcılığını yansıtan, siyasi ve ekonomik özgürlükleri destekleyen, ortaya konan hedefler konusunda askeri güç kullanılmasından çekinilmeyeceğini belirten bir anlayış içermektedir. Ancak belgede “terörizmle mücadele” konusu önem arzetmektedir.
Belgede terör örgütlerinin liderlerini bulmak ve örgütlerin iletişim ağlarını ortadan kaldırmak hedeflerden biri iken, ABD dış politikası için diğer dönemlere nazaran en belirgin fark bu hedefleri gerçekleştirmek için uygulanacak yöntemlerdir. ABD bu dönemde Kitle İmha Silahlarına sahip olan ya da bunlara sahip olmak için uğraşan küresel terör örgütlerine karşı ulusal ve uluslararası bütün olanaklardan yararlanmak ilk hedeftir. Önleyici vuruş olarak adlandırılan bu yönteme göre ABD kendi güvenliği için terör eylemi potansiyeli taşıyan örgütleri bulunduğu yerde yok etme hakkını kendinde görmektedir.(ÖKTEN, 2004:159)
2002 Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi üç unsuru ön plana çıkarmaktaydı. İlk olarak ABD’nin “hegemonya”dan “mutlak kontrol”e geçtiği bir anlayış dile getirilmekteydi. ABD “çok taraflılığa karşı” pozisyon almaktaydı. Uluslararası Ceza Mahkemesinin statüsüne karşı çıkılmakta, Kyoto Protokolü reddedilmekteydi. İkinci olarak tehdit geleneksel tehdit-merkezli askeri savunma doktrininden olanak-olasılık merkezli bir geçiş vurgulanmıştır. Önlemeden(prevention) ön almaya(pre-emption) savunma anlayışı gelişmiştir. Üçüncü olarak ABD mutlak doğrunun ve iyinin kendisi olduğunu görmekteydi. Dinsel bazı değerlere atıf yapılıyordu. ABD’nin kendi doğrularını evrensel olarak dayatmasının önü açılıyordu.(ERHAN, 2006:13)
ABD’nin kendi içerisinde ön-alıcı vuruş konsepti tartışılmaktaydı. ABD Eski Dış İşleri Bakanı Kissinger’a göre: “ulus devletlerin temelindeki ulusal egemenlik kavramı ele alındığında önleyici vuruş tercihi ile ilgili bir tanımlama yapmaktadır. Terör örgütlerinin ulus devlet temelinde olmadıkları için bunlara karşı yapılacak önleyici vuruş eylemi, ulus devletin egemenliği sorununa zarar vermeyecektir. Zira ulusal egemenlik kavramını anlamsız yapan terör örgütlerinin kendisidir.”(KISSINGER, 2004:24) Öte yandan o dönem ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Condoleezza Rice’a göre ön alıcı vuruş “teröristlere ve haydut rejimlere engel olmak, büyük güçler arasındaki ilişkileri uyumlu getirmek ve dünyanın her yerinde refah ve demokrasi geliştirmek” amaçlarına dayanmaktaydı.(HANLON, 2004:310)
ABD’nin Bush Doktrini ile ifade ettiği genel siyaseti Clinton döneminde uygulanan stratejik ortaklık, küreselleşme, çok taraflı işbirliği politikalarından farklı olarak ön-alıcı vuruş stratejisine bir dönüşü göstermektedir. Mart 2003’te bu politikanın sonucu olarak ABD Irak’ı BM Güvenlik Konseyi Kararı olmadan koalisyon güçleri ile birlikte işgal etmiştir. ABD değerlerinin diğer ülkelere yayılması için Orta Doğu Bölgesini kapsayan “Büyük Orta Doğu” girişimini başlatmıştır.
2006’da ABD’nin Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi yayınlandı. Temel olarak 2002 Belgesi ile ilgili aynı yaklaşım vardır. Clinton’un stratejisinden farklı olarak geçmişle ilgili yapılanlarla ilgili mukayeseler vardır. Demokrasi konusunda tartışmalar devam etmiştir. Aradan geçen dört yıl zarfında değişime uğramış, 2002 belgesindeki “seçime indirgenmiş demokrasi anlayışından” kısmen vazgeçilmiştir. 9 Bölüm olarak ele alınan metinde 2002’de ilan edilen amaçlara ne oranda erişildiğinin mukayesesi yapılmıştır.
Yeni stratejideki 9 başlık “İnsanlık Onuru İçin Önde Gelen Emeller”; “Küresel Terörizmi Mağlup Etmek ve ABD ve Dostlarına Saldırıları Önlemek İçin İttifakları Kuvvetlendirme”; “Bölgesel İhtilafları Ortadan Kaldırmak İçin Başkalarıyla Çalışma”; “Düşmanlarımızın Bizi Dostlarımızı ve Müttefiklerimizi Kitle İmha Silahlarıyla Tehdit Etmelerini Önleme”; “Serbest Piyasalar ve Serbest Ticaret Yoluyla Yeni Bir Küresel Ekonomik Büyüme Çağını Ateşlemek”; “Toplumları Açarak ve Demokrasi İçin Altyapılar İnşa Ederek Gelişme Dairesini Genişletme”; “İşbirliği Eylemleri İçin Diğer Başlıca Küresel Güç Merkezleriyle Gündem Geliştirme”; “21.Yüzyılın Meydan Okumaları ve Fırsatlarını Karşılayacak Biçimde, ABD’nin Ulusal Güvenlik Kurumlarını Dönüştürme”; “Küreselleşmenin Getirdiği Fırsatlara ve Meydan Okumalara Hazırlanma” dan oluşmaktadır.(ERHAN, 2006:13)
ABD’nin 11 Eylül’den sonra iki tercih arasında kaldığı görülmüştür. Birinci tercihe göre “korku yolu” olarak adlandırılan seçim ABD’yi izolasyonist bir politikaya sürükleyecektir. İkinci tercih ise “güven yolu” olarak isimlendirilmekteydi. Buna göre ABD liderlik yapma, adil ticaret ve serbest pazar gibi değerlerin savunucu olma idealini ön plana çıkarmaktaydı. ABD ikincisini seçmiştir. ABD ikinci yolu tercih etmekle birlikte özgürlük, tiranlığa karşı savaş ve refahın artması gibi hedeflerine ulaşmış, Kitle İmha Silahları ile mücadele için uluslararası işbirliğini önermektedir. Öte yandan ABD’nin geçmişten ders almasını, doğabilecek tehditlerin(İran, Kuzey Kore vb.) olgunlaşmadan bertaraf edilmesi gerektiği üzerinde durulmuştur.
“Küreselleşme” olgusunun 2006 belgesinde yapıldığını görüyoruz. Dünya düzlemindeki genel dehşeti bertaraf etmek için Ulusal Füze Savunma Sistemi ev bölgesel istikrarsızlıkların etkin biçimde giderilmesi için NATO’nun müdahalesi ve gerektiğinde Genişletilmiş Orta Doğu coğrafyasında yer alan ancak NATO üyesi olmayan ülkelerle de birlikte savunmayı önermektedir.(DEDEOĞLU, 2006). Ayrıca “rough state(serseri devlet)”kavramı tekrar kullanılmıştır. Kitle İmha Silahı Üretme peşinde koşan İran’ın ABD için büyük bir tehdit olduğu belirtilmektedir. Kuzey Kore’nin nükleer faaliyetlerine de dikkat çekilmektedir.
ABD’nin 2006 belgesi, Bush’un son dönemi olması nedeniyle “Batı”lı müttefikleri ve yeni ortaklarını ikna etme amacında olduğu görülmektedir. “Genişletilmiş Orta Doğu Girişimi”ne destek arayışı vardır. Ekonomik düzeyde, serbest ticaret bölgelerinin desteklenmesi önerisi ileri sürülmüştür. Korumacılık aşılması gereken bir hedef olarak görülmüştür. Sadece tek bir coğrafyaya olan yüksek düzeydeki petrol bağımlılığından endişe duyulmaktadır.(DEDEOĞLU, 2006)
2006 belgesinin ideolojik ve kavramsal ana hatları net değildir. Ancak “rough state(haydut devlet)” tabiri ile ideolojik anlamda tiranlık içeren, despot rejimler belirtilmiştir. El Kaide başta olmak üzere terörist örgütlere dikkat çekilmektedir. Uganda’dan, Etiyopya’ya Nepal’den Eritre’ye kadar birçok sorunlu bölgede tehditler tanımlanmaktadır. Ayrıca Sudan’dan bahsedilmektedir. Kolombiya’daki Marksist teröristlerden endişe duyan ABD, Kuzey Kore için de faturayı Rusya ve Çin’e çıkarmaktadır. Bunun sebebi bu iki devletin Kuzey Kore’ye verdiği destek içindir.
İşbirliği konusunda öncelikler sıralanmıştır. Birinci sırada Kanada ve Meksika’nın yer aldığı “Batı yarıküre” yer almaktadır. Latin Amerika’da ciddi düşmanlar kazanmış ABD özellikle ekonomik işbirliği önceliğinden hareketle bu bölgeyi birinci sıraya taşımıştır. İkinci sırada ise Afrika vardır. Üçüncü sırada ise Orta Doğu yer almaktadır. Genişletilmiş Orta Doğu Girişimi çerçevesinde Suudi Arabistan ve Mısır “geleneksel müttefikler” olarak tanımlanmıştır. Dördüncü sırada Avrupa yer almaktadır. NATO bu anlamda çok önemlidir. ABD için “yaşamsal önem” olarak ifade edilmiştir. AB önemli bir oyuncu olarak görülmüştür. Beşinci sırada ise Rusya vardır. Soğuk Savaş’a dönüş korkusu ile Rusya’daki demokratik gelişimler desteklenmektedir. Altıncı başlıkta Orta ve Güney Asya, ABD için “yaşamsal bölge” olarak ifade edilmektedir.(DEDEOĞLU, 2006)
Hindistan için “bölgesel güç” tanımı yapılmıştır. Çin ise gelecekteki rakip olabileceği için geniş yer ayrılmıştır. Bu noktada Hindistan-Çin ilişkileri dengeleyici bir nokta olarak görülmektedir. Türkiye’nin adı belgede geçmemektedir. Bu bakımdan 2002 belgesinden fark yoktur. Ayrıca ABD’nin 2002’deki meşruiyet sağlayıcı unsurları Irak İşgalinden sonra saldırıya uğradığı için 2006’da temel söylem “insanlığın geleceği” eksenine oturtulmuştur.
2006 belgesi bir sıkışmışlığın ifadesidir. ABD artık süreci tek başına üstlenemeyeceğini itiraf etmekte, geçmişi sorgulamakta, bazı sorunların kendisine miras kaldığını ifade etmektedir. Kendisi ile işbirliği yapacaklar için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayacağını söylemektedir. Demokrasinin teşvik edilmesi, “etkin demokratik” ideolojilerin hakim olmasını istemektedir. Bu istek Rusya ve Çin dışındaki ülkelerin tercih yapmasını söylemektedir. ABD’ye göre mücadele artık “ideolojik” temelde değil, “topyekün mücadele” biçiminde olmaktadır.(DEDEOĞLU, 2006)
Son olarak 2006 belgesinin Bush Doktrini’nin değişimindeki etkiyi göstermesi bakımından önemlidir. 2002 belgesinde tek başına davranma konusunda daha fazla imaj varken, işbirliği, sorumluluk paylaşımı ve “dost-müttefik” göndermesi 2006 belgesinde vurgulanmıştır. Bu işbirliği için BM, NATO ve “Genişletilmiş Orta ve Kuzey Afrika Girişimi”nin rolünün arttırılması düşünülmektedir.
Sonuç:
Soğuk Savaş sonrası dönem ABD için yeni fırsatlar yaratmıştır. ABD bu yeni dönemde kendisini “yeni dünya düzeni” için hazırlama faaliyetine girişmiştir. Başkan George Bush(1989-1993) döneminde Soğuk Savaş’ın strateji mantığının, askeri-ekonomik kurumlarının ve politik anlayışının bu yeni döneme uyum sağlama çabası içerisine girdiğini görmekteyiz. ABD’nin kendi güvenliğini korumak, savunduğu ulusal değerlerin dünya ölçeğinde zarar görmemesi için politikalar oluşturmak, Soğuk Savaş sonrası yeni tehditleri tanımlamak ve dünyanın geri kalanını kendi istediği biçimde dönüştürmek için 1990’lara başladığı herkesçe malumdur.
Clinton(1993-2000) döneminde başlanılan demokrasi havariliği, küresel işbirliği anlayışı ve küreselleşme söylemi ABD’nin bu dönüşümü gerçekleştirirken “yumuşak güç” unsurlarını kullanacağının sinyallerini veriyordu. Yayınlanan Ulusal Strateji Belgelerinde temel amacın ABD’nin ulusal çıkarları olduğu bunları savunmak için değişik yöntemleri deneyeceği söylenmekteydi. Ancak güvenlik paradigmasının dönüşümü, askeri ve ekonomik çıkarları tanımlamada kullanılan kavramların yeni döneme uyarlanması sonucu ABD kendi içerisinde yaşadığı karmaşıklığı dünyanın geri kalanına da yansıtmıştır. Bölgesel sorunlar, güvenlik algılamaları, askeri stratejiler bundan etkilenmiştir. Soğuk Savaş’ta kullanılan yöntemler tamamen dışlanmasa da 1990’lar belirgin ölçüde uluslar arası işbirliğini ve küreselleşme söylemlerini ortaya çıkaran dönem olmuştur. Clinton’un Soğuk Savaş sonrası ilk ABD Başkanı olması dolayısıyla dünya ile barışık, uluslararası meşruiyete her zaman önem veren, çok taraflılığı savunması ABD’nin bu dönemdeki belirgin politik anlayışını oluşturmuştur. Bu idealist görüş Woodrow Wilson’ın idealist geleneğinden gelen bir anlayış olmakla beraber Amerikan Ulusal Değerlerinin dünyaya pazarlandığı bir süreci ifade etmesi bakımından da önemlidir.
Başkan George W. Bush, Clinton dönemindeki “idealist” havayı kıyasıya eleştirerek etkisinde kaldığı yeni muhafazakar çevreninde yönlendirmesi ile “sert güç” kavramını öne çıkaran realist bir dış politika anlayışı izlemektedir. Bu anlayışın temel dayanağı ABD’nin Soğuk Savaş sonrası elde ettiği tartışmasız kıyaslanamayacak üstünlüğünü daha verimli ve daha etkili kullanma konusunda düğümlenmektedir. Bush Döneminde meydana gelen 11 Eylül saldırıları ardından ilan edilen Bush Doktrini ise yeni muhafazakarların belki daha esnek izleyebileceği dış politika sürecini “sert güç” ile tanımlayan, tek taraflı kararlar alan, geleneksel hukuku zorlayan, önleyici vuruş konseptini geliştiren ve uluslararası onay mekanizmalarını ikincil gören bir süreci başlatmıştır.
Tehdit algılamalarındaki farklılık ve daha önce kullanılmayan söylemler Bush Döneminin özellikleridir. Bu dönemde artık yeni düşman “uluslararası terörizm”;” serseri devletler” ve bunların Kitle İmha Silahlarına sahip olma olasılığı idi. “Hegemonya”dan “mutlak egemenliğe” geçiş, arka planı Medeniyetler Çatışması ve Tarihin Sonu gibi tezlere dayandırılan “ABD İstisnacılığı” denen bu milliyetçi söylem ABD’nin günümüzde de devam eden dış politika algılamasını oluşturmuştur.
2006 Ulusal Güvenlik Strateji Belgesinde ise geçmişle muhasebesini yapan ABD, politikalarındaki şiddet söylemlerini azaltmış, keskin tanımlarını yumuşatmış, tehdit alanlarını ve merkezlerini çoğaltmış, gelecek öngörüsünü netleştirmiş bir anlayışa gelmiştir. ABD için artık çözülemeyen, bazen prestij sorunu da olan meselelerde uluslararası kurumlar işin içine dahil edilmekte, sorumluluğun paylaşılma yoluna gidilmektedir. Bunun nedeni Bush’un ikinci başkanlık dönemi olmasına bağlansa da bizce temel sebep ABD’nin kendisi ile yaptığı muhasebe sonunda uygulanan politikaların gelecekte geri tepmesinden ve ABD karşıtlığının artmasından duyulan korkudan ileri gelmektedir. Bunun sonuçlarını zaman gösterecektir ancak görünen o ki ABD için Soğuk Savaş sonrası küreselleşme söylemleri ile giden, yer yer “yumuşak güç” yer yer “sert güç” unsurlarının kullanıldığı 15 yıllık süreç 21.yy.daki ABD politikalarının temel dayanağı olacaktır.
İskender Karakaya
Ankara Üniversitesi
Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans Öğrencisi
KAYNAKÇA
ARI, Tayyar (2000), Amerika’da Siyasal Yapı Lobiler ve Dış Politika (İstanbul: Alfa Yayınları
BRİNKLEY, Douglas(1997), “Democratic Enlargement: The Clinton Doctrine”, New Haven:Yale University Press, s.100-112
BOSTANOĞLU, Burcu(1999), Türkiye ABD İlişkilerinin Politikası, (Ankara: İmge Yayınları)
DEDEOĞLU, Beril(2006) “ABD Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi Açıklandı – Şiddet sürdürülebilir bir strateji değil”, http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=269937, 28 Ocak 2008
DEDEOĞLU, Beril(2006), “ABD Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi Açıklandı – ABD dostlarını yardıma çağırıyor!”, http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=270232, 28 Ocak 2008
ENGİN, Ali (2001), “Ulus-Devlet ve Küreselleşmeye İlişkin Bazı Tartışmalar”, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 25/2:185-192
ERHAN, Çağrı (2001), “ABD’nin Ulusal Güvenlik Anlayışı”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 2001/1:78-92
ERHAN, Çağrı (2006), “Türkiye-Avrupa Birliği-ABD: İlişkiler Nereye Gidiyor?”, Tepav Ortak Çalıştay Raporu:11-15
HANLON, Michael E.(2004), “The New National Security Strategy and Preemption”, İnternational Studies Review, Vol. 6
KİSSİNGER, Henry (2002), Amerikanın Dış Politikaya İhtiyacı Var mı ?(Ankara: METU Press)
KİSSİNGER, Henry (2004), “Önleyici Vuruş Stratejisi ve Westfalya’nın Sonu” NPQ, 6/1
KORKMAZ, KÜRŞAT(2006), Soğuk Savaş Sonrası ABD Dış Politikasının Teorik Temelleri, (Yüksek Lisans Tezi,:Kırıkkale Üniversitesi)
LEFFLER, Melvyn P.(2004), “Bush’un Dış Politikası”, Foreign Policy (Türkiye Baskısı) 2004/10:10-16
LOTT, Eric (2003), “The First Boomer: Bill Clinton, George W. and Fictions of State”, 2003/2
ÖKTEN, Kaan H.(2004), ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi: Kant’ın Radikal Bir Yorumu mu? (Ankara:Ümit Yayınları)
WALT, Stephen (2000), “Clinton’ın Dış Politikasına Koşullu İki Övgü”, Avrasya Dosyası ABD Özel, 6/2
WALTZ, Kenneth.(1979), Theory of İnternational Politics (New York: Random House)
THE WHİTE HOUSE (1991), “The National Security Strategy of the United States of America.” August 1991
THE WHİTE HOUSE (1996), “A National Security Strategy of United States of America,” 1996
THE WHİTE HOUSE (1997), “A National Security Strategy for A New Century,” May 1997
THE WHİTE HOUSE (1998), “A National Security Strategy for A New Century,” 1998
THE WHİTE HOUSE (1999), “A National Security Strategy for A New Century,” December 1999
THE WHİTE HOUSE(2002), “The National Security Strategy of The United States of America,” September 2002
THE WHİTE HOUSE(2006), “The National Security Strategy of The United States of America,” March 2006